Yazacak bir öyküm olsaydı, eğer daha güzel betimleyebilseydim hayatımı resim yapmaya hiç yeltenmezdim.
Tik, tak, tik, tak. Saatin sesini umursuyorum. Görüntüsü, akreple yelkovanın birbirine yaptığı kur umrumda değil. Genç hissediyorsan gençsin. Hayatın sana sunduğu yaşın veya cildindeki kırışıklığın sayısının ne önemi var ki? İsa'ya göre 1988 yılının yazında doğdum ama ben 90 yaşıma merdiven dikmiş bir ihtiyarım.
Saniyenin sürekli ilerlemesi sinir bozucu. Yaşlandığımı hissetmiyorum, zaten yaşlıyım. Uyutmuyor şu siktiğiminin saati. Tek sorunum bu.
Geceyle gündüzün arasında tek fark ışığın çokluğu ve azlığından ibaret bana göre. Tiner kokusu beni ne zaman bayıltırsa, gün benim için o an sona eriyor. Bu kadar basit.
Elimdeki fırçayı fırlatsam... Ne fırçaya kıyabilirim, ne de saate. Keşke hatıraları bu kadar umursamasaydım. Çekici tutsam, elimi kıracağım biliyorum. Kendim için ne zaman önemli olabildim ki zaten?
Etrafımda beş tane tuval var ve hiç biri bitmiyor. Sanki yemin etmişler birbirlerine. Bir noktaları sürekli yarım, eksik.
Düşünmekten odaklanamaz oldum yaptığım işlere. Düşünmekten düşünemez olduğum çizdiğim hayatları, insanları. Acaba suratına yara çizdiğim adam da düşünüp bana küfrediyor mudur? Hayatının boktanlığıyla ilgili bana ağız dolusu hakaretlerini savuruyor mudur?
Suratına bir çizik daha atmak istedim. Bir fırça darbesi. Belki boğazını koyu kırmızıya boyamalıyım. O zaman düşünemez, o zaman bana hakaret edemez, o zaman susar. Ben kazanırım her zamanki gibi.
Duyabileceğim sesler yok bulunduğum yerde, görebildiğim şeyler kısıtlı. Penceremin dışı mavi. Hani sokak? Hani arabalar, egzos sesleri? Basit bir hayatı yaşamam için buraya yollandım ben, cehennemi yaşamak için değil.
Etrafım, odam bomboş. Önüme baktığımda gördüğüm bir şey yok. Korkuyorum oraya bakmaya, görmek istediğim bir şey yok zaten.
Tuvallerime odaklanmalıyım. Neden başaramıyorum bunu? Neden sesim çıkmıyor? Neden elimdeki fırçayı oynatıp bir şeyler çizemeyecek kadar düştüm ben?
Acaba diyorum. Tanrı dediğim şey acaba anlıyor mu beni? Anlıyorsa neden buradayım peki? Neden yalnız ve sessizim bu odada?
Duruyorum, sakinim, tamam! Duyuyor musun beni? Varsan duymalısın, mecbursun buna! Eğer yüzlerce yıl bir müzede sergileneceksem yalnız olmayı haketmiyorum. Bir sandalye ve bir insan yeter bana. Cinsiyeti önemli değil.
HADİ ÇİZ!
Arama
5 Mart 2011 Cumartesi
16 Aralık 2010 Perşembe
77
İnsanların hayatlarını berbat etmeleri onların seçimi olsa da, bir şeyler yapabilmek isterdim.
Kesin diyebileceğim, insanların beynine işleyebileceğim düşüncelerim olmadı. Sadece hayatımı kolaylaştırmak adına düşünüyorum ve bazı şeyleri anlamam zamanımı alabiliyor.
İkili ilişkilerimde kendimi düzeltmek adına çok fazla düşünmedim, belki de onlara gereken önemi vermediğimdendir.
Ama kendimde en sevdiğim nokta, zamanla beraber dünyanın da sürekli değiştiğini unutmuyor oluşum. Değişmeliyim, eğer bu olmazsa kendimi yok etmekten başka hiçbir şey yapmam.
Yakın zamana kadar değişmemden rahatsız oluyordum. İnsanları değiştirmek veya onların değiştiğini görmek beni mutlu ediyordu. Ama kendimi buna alıştırdığım için pişman değilim. İç huzurdan bahsedebiliyorum artık.
İlişkilere önem vermemin gerektiğini, kendime önem vermeye başladığımda farkettim. Kendi adıma bazı çıkarımlar yapıp ona göre hareket etmeye başladığımda bunun artılarını göreceğimden emin olmasam da denemeye değer buluyorum.
Başarılı olmadığım her alanda değişmeliyim çünkü.
İlişkilerimde bir noktadan sonra sıradanlaşma olmadığını, yaşanılan duyguların yanlış yorumlandığını gördüm. Kendime yenilerek, kaybederek. Yaşadığım pişmanlıkları çöpe atmayarak doğru yaptığımı anlıyorum. Pişmanlıklarım, hastalıklarımdı ve onların ilacı yoktu.
Onlara panzehir hazırlamak için kimseden medet umamazdım, kendimi ayağa kaldırmak için hastalıklarımı kullandım. İşe yarıyor oluşunu görmek tıp dünyası için olmasa bile benim için oldukça umut verici oldu.
Sıradanlaşmanın korkusuyla yaptığım yanlışların bilincindeyim. Aslında bunun sadece benim yaptığım bir yanlış değil, genel olarak yapılan bir hata olduğunu anladım.
Sevgililer arasında yeni olmanın heyecanı tükendiğinde, aşkın da bittiği sanılıyor.
Aşk, sadece kendini düşünmeye başladığında, yalnızken mutlu olmaya çalıştığında, yalnız kalma duygusuna kendini kaptırdığında bitiyor bana göre.
Yeni başlayan ilişkilerde, yaşanılan duygu genelde alışılmadık oluyor ve tanımlanamıyor.
Aslında karşıdaki insan kapalı bir kutu ve onu keşfetmek heyecanlandırıyor kişiyi.
Beraber olunan insanın keşfedilmesinin ardından giden heyecanı aşkın ölmesi olarak tanımlamak belki de yapılan en büyük yanlıştır. Bu yanlış da, o ilişki öldüğünde ancak anlaşılır.
İlk tanışmadaki heyecanın yerini mutlak sadakatin alması, o heyecanı aramayı bırakabilmek ve karşındaki kişiye güvenmek aşkın en doğru tanımı bence.
İlişkilerin henüz başlarında yıkılma nedeni de, karşındaki insanı tanıdığında oluşmayan sadakat ve güvensizlik olduğunu düşünüyorum.
Ve insan kendini mutlu eden şeyin farkında olmazsa, ilişkinin ilerleyen zamanlarında hiçbir şekilde sıradanlaşmaktan kurtulamaz. Bu da kendi bebeğini öldürmekten farklı gelmiyor bana.
Boşanan her çift birer katil benim gözümde.
Aşkın tanımını yapmaya çalışmaktan, onu yaşamaya vakit bulamayan insanlar için keşke bir şeyler yapılabilse.
Aşk denilen şey karında uçan kelebek değil, beraberliğin geleceğine inanmaktır. Ve bu da düşünmekten çok yaşanarak anlaşılabilir.
12 Aralık 2010 Pazar
76
Çok kolay faşist taklidi yapabilirim. Hatta buna kendimi bile inandırmak hiç zor değil.
Tanıdığım insanlar öldüğü zaman yalnız kaldığım düşüncesini tamamen kafamdan atabildiğimde mutlu oluyorum. Mimiklerimi kontrol etsem de içten içe gülüyorum. Ağlayan insanları duyabiliyorum ama anlayamıyorum.
Yabancı bir dizi dolanıyor beynimde. Altyazı puntosu hafızamda, altyazının rengi gibi. Ama konuşulanlar çöplükte. Bir cümle, beni anlatabilen tek cümleyi içinden çekiyor beynim, bildiğim sadece bu oluyor.
"Gözlerimi yeterince açık tutarsam, gözlerim yaşarır mı?"
Kendilerini normal sayan anormal topluluğa normal görünmeye çalışıyorum, yoruyor bu beni fazlasıyla. Ben saygısızım onlara göre, peki beni ürettiğiniz bir mal gibi görüp benden saygı beklemeniz ne kadar saygın bir davranış?
Dedim ya, onlara uymam gerekiyor. Ama bu onların gözünde şirin gözükmek için bir çaba değil. Vücutlarında çıkan bir kıl gibi görünmemeliyim, tüy olmam kafî. Koparılıp atılmamak için uğraş vermek zorundayım. Ellerindeki biçme aletleri, budama gereçleri beni es geçtiği sürece kendimi başarılı sayabilirim. Başarısız olduğum zaman boşlukta adımın kaybolacağının farkındayım.
Ölümlere ağlarsam, başarılı olurum. Bir insanın ölüm haberini aldığımda gözlerimi kırpmamaya çalışıyorum ve onlar gibi oluyorum.
Deney fareleri gözlerimi açık tutma süremi azaltmak için ölüyor, onlar için üzülmeye vaktim bile kalmıyor.
İlk zamanlar kendim olamıyorum diye üzülürdüm. Ancak üzülmem gereken şeyleri etrafımdaki insanlara göre belirlemeye o kadar alıştım ki, artık umursamıyorum bile.
Böcekleri öldürürken terlik gibi şeyler kullanmaya gereksinim duymuyorum, öldürmek istediğim böcekleri yakıyorum. Belki, içimdeki duyguları öldürüp size benzememi sağlamasaydınız onlarla uyumak bile iğrenç gelmezdi bana.
Aslında, faşist taklidi yapmıyorum. Sadece size benzemeye çalışıyorum.
14 Kasım 2010 Pazar
75
Bazen günlerce susarak kendimi dinlemeyi seviyorum. Müzik dinlemekten veya bir şeyleri okumaktan bıkmamak gibi.
Dışarıdan bakıldığında sosyopat gibi görünmem umrumda olmuyor. Çünkü kendimi dinleyerek hayal dünyamda sınırlarımdan kurtulabiliyorum, beynim dumanlaştıkça mutlu oluyorum.
İşaretleri anlamam, bir şeylere anlam yüklemem genelde. Ama 3 yaşıma kadar bezime ve oturağıma tuvaletimi yapmayıp balkon ve baba kucağı gibi yerleri seçmem şu an daha anlamlı geliyor bana.
Okulumu sevmedim der herkes, ben nefret ettim. Sadece sınıf tekrarı yapıp daha çok o havayı solumamak için okudum.
Ödevleri yapmayı sevmedim. Bu tembellikle alakalı değil, istediğim şeyleri yapmamakla alakalı.
Hayatı sevmedim uzun bir süre. Ve kuralı olan her şeyden uzak durdum. Bilinçli seçim değil, algısal olarak.
Kurallardan nefret ediyorum, tamamen. Bu; devletin, ailenin veya herhangi bir şahsın koyduğu kurallarla sınırlı değil. Doğanın koyduğu kurallar da dahil buna.
Çocukken zıplardım, uçabilecek miyim diye. Pencereden atlamayacak kadar şuurumun açık olması da benim şansımdı.
Uçmak istedim. Suyun altında, oradan çıkmadan bir gün geçirmek istedim. Nefes almak her zaman fazlalık gibi geldi bana. Nefes almadan yaşamak istedim.
Limitlerimi yok etmek istedim. Kibrit çaktım, onlar yanmadı, bir sigara yaktım. Alkolle daha kolay tutuşurlar belki diye alkol aldım, üstüne bir sigara daha yaktım.
Sonuç… Sonuç yoktu. Limitler vardı, o yoktu sadece.
Tamamen rastlantısal olarak dünyaya geldiğimize inandım. Daha kusursuz, mükemmel bir tasarım olabilirdi, eğer ben Tanrı dedikleri şey olsaydım.
Yunusların, sineklerin veya tardigradların bir yaratıcısı olabilir. Ama onun beni yargılamaya hakkı yok.
Beni mükemmelleştirmeye çalışan yine bensem, benden başka Tanrı yok. Biyolojim keşke iyi olsaydı. Belki o zaman kanatlanabilirdim.
10 Kasım 2010 Çarşamba
74
Ölmek istediğimi düşünürken, ölümcül bir hastalığa yakalansam nasıl hissederdim acaba?
Ölme isteğimden çok uzaktayım ve şu an öleceğimi bilsem mutlu olmam. Bunun farkındayım. Korkularımla yüzeştikçe fikirlerim sabitleşmekten uzaklaşıyor. Yaşamaktan korkmuyorum artık.
Hayatta hep doğru kararlar aldığımı düşünüyorum çoğu zaman, alternatifleri göz ardı ettiğim için de pek yanlış gelmiyor bu. Ama alternatifleri hayat önüme sunduğunda, o kadar da matah fikirlerimin olmadığını farkediyorum.
Aslında bu benim problemim değil tamamen. Soğukla sıcak arasında seçim yapmaktan farklı değil. İkisinin de olumsuz yanlarını ve olumlu yanlarını görebiliyorum. Sadece olumlu yanları ağır basan tarafı seçiyorum. Pişmanlıklarım da seçmediğim tarafın olumlu yanlarının daha güzel olmasıyla ilgili oluyor.
Hızla gelen bir arabanın önünden geçmeye korkarsam, duracağını veya yavaşlayacağını düşünemezsem yolun karşısına geçmek için arabaları yok etmem gerekir. Üst geçit yapmayı hala akıl edebilmiş değilim. Onun için arabanın önüne atlayıp yavaşlamasını temenni etmekten başka bir çare kalmıyor bana.
Arabanın içinde olduğum zaman, daha da karışıyor durum. Frene basmam gerektiği zamanlarda bunu başaramıyorum, devamında ise pişmanlık hissi beni ikilemin dibine sürüklüyor. Yine de gaz pedalına basmaktan vazgeçmek istemiyorum.
Yapmam gereken tek şey pişman olmaktan korkmamayı da öğrenmek. En kısa zamanda yapmalıyım bunu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)