Arama

iç dökmece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iç dökmece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2011 Pazartesi

82

İnsan içine çıkmaktan utanacak kadar büyüktü boşluğum. Ne naylon poşetlerle doldurabildim onu, ne de silikon dolgularla. Lennon dinleyip kadınlara, Pink Floyd dinleyip hayata anlam yükleyerek devam etmedi kendimi kandırma çabalarım. Müziklerde gözyaşı yok, ağıtlar sadece söyleyene acı veriyor bana göre. Kafamdaki gerçeklik olgusuyla birleştiremiyorum hiç birini. Sex Pistols dinleyerek uyuşturucu ve sekse abanan veya abanmaya çalışan, laf arasında sırf kız kaldırabilmek için komünist taklidi yapan sözde anarşistleri kabullenemiyorum. Krallık döneminde doğan biri, ölürken hala aynı kraliyet ailesinin buyruğu altındayken, ona devrimci sıfatını yapıştıran insanlar acaba hangi şarkıları dinleyip hangi hayatı yaşıyorlar? Gerçekten inandıkları şeyler o alengirli kuyularını kapatabiliyor mu? Her zaman basit yaşamaya çalıştım, sade oldu boşluklarım. Boşluğumun standartlarını belirleyememem belki de en büyük eksikliğim oldu. El yordamıyla karanlıkta merdivenlerden inmek gibiydi çabalarımın tümü. Korkak ve eğreti adımlarla inmeye çalıştım. Tam basamakları ezberlediğimi düşündüğüm anda bir eksik veya bir fazlayla her defasında yere yuvarlandım. Bu sefer ayakta duracağım ayaklarım kırılmadığı sürece. Işık sönmüyor, adımlarımı görebiliyorum, basamakları tekrar tekrar ezberliyorum. Sarılıyorum tırabzana, bırakırsam bir daha ayağa kalkamayacağım. Işığa bağlanıyorum, elektriğin gitmesinden ölesiye korkarak. Sonsuza kadar ışık açık kalsın istiyorum. Sonsuzluğa, ölümsüzlüğe ulaşayım. Korktuğum şey ölmek değil, dünyada en kötü şeyin ölüm olmasını dilerdim, az çok onun kontrolünü sağlayabileceğime inanıyorum. Ama her şey normal akışında devam ederken sevdiklerimin ölümüne katlanmak zorunda kalacağımı bilmek kalbimi titretiyor, boğazımı düğümlüyor. Ölümsüzlüğe ulaşmak istediğim insanın ölümlü olduğunu hatırlamak düzgün nefes almamı engelliyor. İnsan içine çıkmaktan utanacak kadar büyük boşluğum. Sevgi yoksunluğu değil; kaybetme, sevdiklerimin ölümünü görme korkusunun götürüsü bu.

20 Mart 2011 Pazar

79

Her on saniyede bir hayatımı yeniliyorum. Geri sayım başlıyor, bitiyor ve patlama... Ardınan yeni bir hayat daha.
Başlangıç ve bitiş hiç durmadan gelip geçiyor. Gözümü kapattığımda yaşadığım dolu dolu o an her on saniyede bir geri geliyor. Sonrasında, yaşamaya alıştığım yalan üzerinde hayatıma devam ediyorum.

Bakire olmayan kızların yüzde sekseni tecavüze uğramıştır, yüzde on beşinin kızlık zarı yoktur veya esnektir.
Kalbimi hapşırarak durdurabiliyormuşum. Bir yerlerde okudum, belki de birileri bahsetmiştir, çok ilginç bir bilgiymiş gibi.
Tekrar atmaya başladıktan sonra durmasının ne önemi var ki?
Buraya kadar saçmaladım biliyorum, belki de buna ihtiyacım vardı. Yazmaya başlamasam yine kaç kere öleceğimi sayacaktım.

Biri acılar içinde kıvranırken; o kişiyi gördüğünde susup, öldüğünü haber aldığında ağlayan insanlar o kişiyi sevdiklerini iddia edebiliyorlar.
Herkes herkesin belirli dönemlerde hayatlarına girip, ruhlarını anlayabildiklerini söyleyebiliyor, yüzleri kızarmadan. Sevgiyle ilgili nutuk atıp, onu düşündüğüyle ilgili yüzlerce anlamsız harfi sıralayıp, o kişiden sıkıldığında veya onun fikirlerini benimsemediğinde çekip gidebiliyor.

Halkının refahı için durmadan konuşup, genç nüsufu savaşa, ölüme gönderen hükümetler var.
Eğer bu yazıyı okumaya başladıktan sonra için sıkılmaya başladıysa, bana benim gibi hissettiğini, beni anlayabildiğini söyleyebilecek en son kişisindir.
Eğer bu yazı sende tebessüm oluşturabiliyorsa, seni biraz olsun rahatlatıyorsa, beni anlayabiliyorsundur.

Çocuk sevdiğini iddia edip ikinci çocuktan sonra korunmaktan veya kürtaj yaptırmaktan çekinmeyen, yine de seks yapmaya devam eden insanlar var.
Gözümü kırpmayı bekliyorum, bir daha açılmaması için değil, insanların yüzünü görmeyip kendimle bir an olsun kalıp yaşadığımı anlayabilmek için.
Doğrularımı hazmedip etrafımdaki yalanların bir an olsun yok olduğunu hissetmek için yollar aradım. Durmadan bir şeyler denedim, sonunda cevabımı kendi hareketimde buldum.

Yalan söyleyen insanlardan nefret ettiği yalanını söylerken kendini sevmeye devam eden insanlar var.
Etrafımdan veya insanlardan kaçmaya çalışmıyorum, yapmaya çalıştığım şey bu değil.
Yaşadığımı hissetmek için uğraşıyorum. Yalnız kaldığımda, yalanlar duymadığımda daha mutlu oluyorum ve öldüğüm her an yeniden diriliyorum.
Ölüm demek istemezdim gözümü açık tuttuğum anlar için belki. 

Keşke bir şans tanısaydınız hayatıma, hayatınıza.

16 Aralık 2010 Perşembe

77

İnsanların hayatlarını berbat etmeleri onların seçimi olsa da, bir şeyler yapabilmek isterdim.
Kesin diyebileceğim, insanların beynine işleyebileceğim düşüncelerim olmadı. Sadece hayatımı kolaylaştırmak adına düşünüyorum ve bazı şeyleri anlamam zamanımı alabiliyor.
İkili ilişkilerimde kendimi düzeltmek adına çok fazla düşünmedim, belki de onlara gereken önemi vermediğimdendir.
Ama kendimde en sevdiğim nokta, zamanla beraber dünyanın da sürekli değiştiğini unutmuyor oluşum. Değişmeliyim, eğer bu olmazsa kendimi yok etmekten başka hiçbir şey yapmam.
Yakın zamana kadar değişmemden rahatsız oluyordum. İnsanları değiştirmek veya onların değiştiğini görmek beni mutlu ediyordu. Ama kendimi buna alıştırdığım için pişman değilim. İç huzurdan bahsedebiliyorum artık.
İlişkilere önem vermemin gerektiğini, kendime önem vermeye başladığımda farkettim. Kendi adıma bazı çıkarımlar yapıp ona göre hareket etmeye başladığımda bunun artılarını göreceğimden emin olmasam da denemeye değer buluyorum.
Başarılı olmadığım her alanda değişmeliyim çünkü.
İlişkilerimde bir noktadan sonra sıradanlaşma olmadığını, yaşanılan duyguların yanlış yorumlandığını gördüm. Kendime yenilerek, kaybederek. Yaşadığım pişmanlıkları çöpe atmayarak doğru yaptığımı anlıyorum. Pişmanlıklarım, hastalıklarımdı ve onların ilacı yoktu.
Onlara panzehir hazırlamak için kimseden medet umamazdım, kendimi ayağa kaldırmak için hastalıklarımı kullandım. İşe yarıyor oluşunu görmek tıp dünyası için olmasa bile benim için oldukça umut verici oldu.
Sıradanlaşmanın korkusuyla yaptığım yanlışların bilincindeyim. Aslında bunun sadece benim yaptığım bir yanlış değil, genel olarak yapılan bir hata olduğunu anladım.
Sevgililer arasında yeni olmanın heyecanı tükendiğinde, aşkın da bittiği sanılıyor.
Aşk, sadece kendini düşünmeye başladığında, yalnızken mutlu olmaya çalıştığında, yalnız kalma duygusuna kendini kaptırdığında bitiyor bana göre.
Yeni başlayan ilişkilerde, yaşanılan duygu genelde alışılmadık oluyor ve tanımlanamıyor.
Aslında karşıdaki insan kapalı bir kutu ve onu keşfetmek heyecanlandırıyor kişiyi.
Beraber olunan insanın keşfedilmesinin ardından giden heyecanı aşkın ölmesi olarak tanımlamak belki de yapılan en büyük yanlıştır. Bu yanlış da, o ilişki öldüğünde ancak anlaşılır.
İlk tanışmadaki heyecanın yerini mutlak sadakatin alması, o heyecanı aramayı bırakabilmek ve karşındaki kişiye güvenmek aşkın en doğru tanımı bence.
İlişkilerin henüz başlarında yıkılma nedeni de, karşındaki insanı tanıdığında oluşmayan sadakat ve güvensizlik olduğunu düşünüyorum.
Ve insan kendini mutlu eden şeyin farkında olmazsa, ilişkinin ilerleyen zamanlarında hiçbir şekilde sıradanlaşmaktan kurtulamaz. Bu da kendi bebeğini öldürmekten farklı gelmiyor bana.
Boşanan her çift birer katil benim gözümde.
Aşkın tanımını yapmaya çalışmaktan, onu yaşamaya vakit bulamayan insanlar için keşke bir şeyler yapılabilse.
Aşk denilen şey karında uçan kelebek değil, beraberliğin geleceğine inanmaktır. Ve bu da düşünmekten çok yaşanarak anlaşılabilir.

12 Aralık 2010 Pazar

76

Çok kolay faşist taklidi yapabilirim. Hatta buna kendimi bile inandırmak hiç zor değil.
Tanıdığım insanlar öldüğü zaman yalnız kaldığım düşüncesini tamamen kafamdan atabildiğimde mutlu oluyorum. Mimiklerimi kontrol etsem de içten içe gülüyorum. Ağlayan insanları duyabiliyorum ama anlayamıyorum.
Yabancı bir dizi dolanıyor beynimde. Altyazı puntosu hafızamda, altyazının rengi gibi. Ama konuşulanlar çöplükte. Bir cümle, beni anlatabilen tek cümleyi içinden çekiyor beynim, bildiğim sadece bu oluyor.
"Gözlerimi yeterince açık tutarsam, gözlerim yaşarır mı?"
Kendilerini normal sayan anormal topluluğa normal görünmeye çalışıyorum, yoruyor bu beni fazlasıyla. Ben saygısızım onlara göre, peki beni ürettiğiniz bir mal gibi görüp benden saygı beklemeniz ne kadar saygın bir davranış?
Dedim ya, onlara uymam gerekiyor. Ama bu onların gözünde şirin gözükmek için bir çaba değil. Vücutlarında çıkan bir kıl gibi görünmemeliyim, tüy olmam kafî. Koparılıp atılmamak için uğraş vermek zorundayım. Ellerindeki biçme aletleri, budama gereçleri beni es geçtiği sürece kendimi başarılı sayabilirim. Başarısız olduğum zaman boşlukta adımın kaybolacağının farkındayım.
Ölümlere ağlarsam, başarılı olurum. Bir insanın ölüm haberini aldığımda gözlerimi kırpmamaya çalışıyorum ve onlar gibi oluyorum.
Deney fareleri gözlerimi açık tutma süremi azaltmak için ölüyor, onlar için üzülmeye vaktim bile kalmıyor.
İlk zamanlar kendim olamıyorum diye üzülürdüm. Ancak üzülmem gereken şeyleri etrafımdaki insanlara göre belirlemeye o kadar alıştım ki, artık umursamıyorum bile.
Böcekleri öldürürken terlik gibi şeyler kullanmaya gereksinim duymuyorum, öldürmek istediğim böcekleri yakıyorum. Belki, içimdeki duyguları öldürüp size benzememi sağlamasaydınız onlarla uyumak bile iğrenç gelmezdi bana.
Aslında, faşist taklidi yapmıyorum. Sadece size benzemeye çalışıyorum.

14 Kasım 2010 Pazar

75

Bazen günlerce susarak kendimi dinlemeyi seviyorum. Müzik dinlemekten veya bir şeyleri okumaktan bıkmamak gibi.
Dışarıdan bakıldığında sosyopat gibi görünmem umrumda olmuyor. Çünkü kendimi dinleyerek hayal dünyamda sınırlarımdan kurtulabiliyorum, beynim dumanlaştıkça mutlu oluyorum.
İşaretleri anlamam, bir şeylere anlam yüklemem genelde. Ama 3 yaşıma kadar bezime ve oturağıma tuvaletimi yapmayıp balkon ve baba kucağı gibi yerleri seçmem şu an daha anlamlı geliyor bana.
Okulumu sevmedim der herkes, ben nefret ettim. Sadece sınıf tekrarı yapıp daha çok o havayı solumamak için okudum.
Ödevleri yapmayı sevmedim. Bu tembellikle alakalı değil, istediğim şeyleri yapmamakla alakalı.
Hayatı sevmedim uzun bir süre. Ve kuralı olan her şeyden uzak durdum. Bilinçli seçim değil, algısal olarak.
Kurallardan nefret ediyorum, tamamen. Bu; devletin, ailenin veya herhangi bir şahsın koyduğu kurallarla sınırlı değil. Doğanın koyduğu kurallar da dahil buna.
Çocukken zıplardım, uçabilecek miyim diye. Pencereden atlamayacak kadar şuurumun açık olması da benim şansımdı.
Uçmak istedim. Suyun altında, oradan çıkmadan bir gün geçirmek istedim. Nefes almak her zaman fazlalık gibi geldi bana. Nefes almadan yaşamak istedim.
Limitlerimi yok etmek istedim. Kibrit çaktım, onlar yanmadı, bir sigara yaktım. Alkolle daha kolay tutuşurlar belki diye alkol aldım, üstüne bir sigara daha yaktım.
Sonuç… Sonuç yoktu. Limitler vardı, o yoktu sadece.
Tamamen rastlantısal olarak dünyaya geldiğimize inandım. Daha kusursuz, mükemmel bir tasarım olabilirdi, eğer ben Tanrı dedikleri şey olsaydım.
Yunusların, sineklerin veya tardigradların bir yaratıcısı olabilir. Ama onun beni yargılamaya hakkı yok.
Beni mükemmelleştirmeye çalışan yine bensem, benden başka Tanrı yok. Biyolojim keşke iyi olsaydı. Belki o zaman kanatlanabilirdim.

10 Kasım 2010 Çarşamba

74

Ölmek istediğimi düşünürken, ölümcül bir hastalığa yakalansam nasıl hissederdim acaba?
Ölme isteğimden çok uzaktayım ve şu an öleceğimi bilsem mutlu olmam. Bunun farkındayım. Korkularımla yüzeştikçe fikirlerim sabitleşmekten uzaklaşıyor. Yaşamaktan korkmuyorum artık.
Hayatta hep doğru kararlar aldığımı düşünüyorum çoğu zaman, alternatifleri göz ardı ettiğim için de pek yanlış gelmiyor bu. Ama alternatifleri hayat önüme sunduğunda, o kadar da matah fikirlerimin olmadığını farkediyorum.
Aslında bu benim problemim değil tamamen. Soğukla sıcak arasında seçim yapmaktan farklı değil. İkisinin de olumsuz yanlarını ve olumlu yanlarını görebiliyorum. Sadece olumlu yanları ağır basan tarafı seçiyorum. Pişmanlıklarım da seçmediğim tarafın olumlu yanlarının daha güzel olmasıyla ilgili oluyor.
Hızla gelen bir arabanın önünden geçmeye korkarsam, duracağını veya yavaşlayacağını düşünemezsem yolun karşısına geçmek için arabaları yok etmem gerekir. Üst geçit yapmayı hala akıl edebilmiş değilim. Onun için arabanın önüne atlayıp yavaşlamasını temenni etmekten başka bir çare kalmıyor bana.
Arabanın içinde olduğum zaman, daha da karışıyor durum. Frene basmam gerektiği zamanlarda bunu başaramıyorum, devamında ise pişmanlık hissi beni ikilemin dibine sürüklüyor. Yine de gaz pedalına basmaktan vazgeçmek istemiyorum.
Yapmam gereken tek şey pişman olmaktan korkmamayı da öğrenmek. En kısa zamanda yapmalıyım bunu.

13 Ekim 2010 Çarşamba

73

Günaydın hala tamamlayamadığım hayatım. Günaydın sefil ben.
Sokağa çıktığımda sicilim her ne kadar temiz olsa da polislerin suratına bakamıyorum. Onlar bilmese de hırsız olduğum gerçeği beni hep rahatsız ediyor.
Hayır, yanlış anlaşılmaktan korkmuyorum ama okuduğunuz yazıyı yalan yanlış algılamanıza izin verip beyninizi işgal edecek değilim.
Yaşadığım eğerti hayatın bana ne kadar saçma geldiğini bilemezsiniz. Benim gibi, yaşadıklarının farkında olan kaç kişisiniz onu da bilmiyorum. İthamlarla dolu olmayacak anlattıklarım. Kimseyi de dürtmeyeceğim.
Okuduğum kitaplardan bilgiler çalıyorum, evet bu benim. Arkadaşlarımdan, beraber olduğum insanlardan lakaplar çalıyorum. Ailemden zamanlarını çalıyorum. Adımı bile onlardan çaldım zaten.
Duyduğum güzel cümleleri çalıyorum. Giyim tarzımı izlediğim filmlerden, müzik zevkimi etrafımdaki insanlardan çalıyorum. Düşüncelerimi yorumculardan, yazarlardan, senaristlerden, filozoflardan çalıyorum.
Doğrularımı çalıyorum. Yapabildiğim bu. Otobiyografi yazmaya çalıştığımda sadece boş kağıt sunabiliyorum insanlara. Yaşımı takvimlerden çalıyorum. Doğum yerimi hastahanelerden, kütüğümü babamdan. Kağıdı doldurabilecek tek doğrum yok.
Dünyanın bir numaralı hırsızı karşınızda, ona merhaba deyin!
Benlik diye bocaladığım zamanlara gidiyor aklım. Benliğimi bulmak için bile okuduklarımı çaldı beynim.
Ne kadar çalışsam da, çabalasam da gün sonunda yapabildiğim tek şey yirmi dört saat çalmak zamandan. Hayatın akışına bile çomak sokuyorum.
İsteyen söylediklerime hak vermeyebilir. Derdim siz değilsiniz, benim. Beynimde dolaşan her şey hırsızlık ürünü.
Bir marketten bir şeyler alabilirim. Gidip başka marketten birkaç şey daha aldıktan sonra kimsenin aklına gelmeyen çok lezzetli ve daha önce denenmemiş bir yemek yapabilirim. Ama bu yemeği de çalmış olacağım, ekmek çalmaktan farkı yok.
Ham madde olmadıktan sonra yaptığım hiçbir şeyin önemi yok aslında bu hayatta.
Kendimi bulmalıyım. Habil veya Kabil olmak önemli değil, Adem olmalıyım!

8 Ekim 2010 Cuma

72

Yazarken kırıcı olduğumu farkediyorum.
Artık yazmak gelmiyor içimden. Su içmek, yemek yemek gibi değil bu. Yazmasam da olur. Üzmesem de olur. Sıkıntılarım gömlek gibi, çıkarınca geçecek ama bu soğukta sıcak bir yere ihtiyaç duyuyorum. Göze alamıyorum gömleğimi çıkartmayı.
Sıkıntılar... Sıkıntılar... Sıkıntılar...
Hiçbir zaman geçmeyecekler. Kendi sorunlarımı kafama takmamayı öğrendim. Kendi sıkıntılarımı çöpe atmayı öğrendim. Ama bir türlü terzi olup kendi gömleğimi dikecek kabiliyeti bulamıyorum kendimde.
Sevdiğim kişiler. İnsanlar. Üzüldüklerinde üstüme sanki bir sumo güreşçisi oturuyor. Bir de üzülme sebepleri ben olduğumda... O filin üstünde oturup her yeri gezmek hoşuma giderdi ama ayağını kaldırması için merhametine sığınıyorum şimdi.
Bana merhamet ver fil, okyanusları aşalım seninle. Biliyorsun yüzme bilmiyorum ama seni ellerimle beslerim, aç kalmazsın.
İhtiyacım var sana, senin bana olan ihtiyacından daha fazla. Gör beni, gözlerindeki meleği gördüğümü farket. Gör beni, ikiye bölündüğümü gör. Seni besleyemiyorsam sebebi aç kalan diğer yarımdan.
Daha atlantik okyanusunu aşacağız seninle unutma, lütfen kaldır ayağını.

13 Eylül 2010 Pazartesi

71

Canım yanıyor.
Yarın ne yapacağımı biliyorum, kendimi bildiğim kadar. Her zaman giydiğim şeyleri giyeceğim, her zaman yaptıklarımı yapacağım. Rutinim değişmesin.
Değişiklik olsun istemiyorum hayatımda. Şu an nasılsam, ne yapmak istiyorsam yarın da öyle olsun istiyorum. Bildiğim şeyler değişsin istemiyorum. Hiçbir şeyi unutmak istemiyorum. En büyük mutluluğumu da, acımı da unutmamak istiyorum. Birilerinden öç almak için değil, robotlaşmamak için çabalıyorum.
Destekli adımlarım oldu, çoğu zaman da tökezledim. Yediklerimi yuttum, yuttuklarımı kustum. Ama ben olduğum gerçeği değişmedi, pişman olmadım.
Korkularım var. Yapacağım şeylere duyduğum korku değil bu. Olacaktan ziyade oldurulacaklara karşı duyduğum korku. Çelik yeleğim yok, kalbim kabuk bağlıyor bu yüzden. Düştüğünde incinmesin diye, kırılacağını düşünmüyor bile, salak!
Kendimi ürün gibi hissediyorum. Ürünün ürününün ürünü. Babam da bir üründü, dedem de, ondan öncekiler de. Tam anlamıyla birey gibi hissedemiyorum bu yüzden. Herhangi bir fabrikasyon, dış görünüşünden nasıl sorumlu olamazsa, son model lüks bir araba nasıl kaza yaptığında hurdaya çekilmekten kurtulamayacaksa, ben de başıma gelecekleri değiştiremeyeceğim için rahatsız oluyorum. Tanrı egosu mu dersiniz, veya salak kategorilerinize mi sokarsınız bilmiyorum. Umrumda değil.
Kendimi tam olarak yaşamak istediğimde beynimdeki bir nokta beni engellemeyi başarıyor. Mükemmellikten fazla uzaktayım.
Yapmak istediğim şeyler var. Beraber bir şeyler yapmak istediğim insanlar var. Değişmemeli bu.
Bugünümün değişmesini istemiyorum, ilk defa çok korkuyorum.

9 Temmuz 2010 Cuma

70

Çocukken hep şarabın tadı vişne suyu gibi olur diye düşünürdüm. Rengi benziyor diye tadı da ona benzer bir şey olacak sanıyordum. Çocukken salaktım zaten, çabuk kanardım her şeye. Ağustos ayında kırmızı kar yağdığı zaman istediğim hediyelerin alınacağı söylenmişti, o karın yağmasını bekledim hep. Şimdi soğuması için buzluğa koyduğum şarap şişesi patladı. Kırmızı karı gördüm ama bu sefer de ay farkıyla kaybettim.

21 Mayıs 2010 Cuma

67

Beni ben yapan tek gün pazar günü.
Nedense her pazar çocukluğuma geçiş yaşıyorum.
Parlament sinema gecesini izlemek isterdim hep ama geç saatte yayınlandığı için bir türlü izleyemezdim. Bizimkiler izlenirdi maaile, cıvık afedersin.
Sonra illa haftaya temiz başlama psikolojisiyle annem tarafından çıplak bırakılırdım. Kafam yanardı, maşrapayı yerdim kafama. Gözüme şampuan kaçar ağlardım, bir maşrapa darbesi daha... Banyo biter, kömür sobası önünde üstümde bir bornoz, pipim önden çıkar göbek şişmiş ısınmaya çalışırdım, annem alalacele kurutur giydirirdi beni.
Asla yapmam gereken pazartesi ödevleri hazır değildi. Üstünde ayı veya tavşan deseni olan, pamuklu ve genellikle gri renkli pijamayı giyip yatağa girerdim.
İzleyemezdim parlament sinema gecesini ama uyumazdım da. Televizyonda duyduğum seslerden kafamda senaryo yazıp çevirirdim filmi, yetinirdim. Sonra nasıl olduğunu anlamadan sızardım işte.

...

Sonra pazartesi olur, 6 gün sonra yine çocukluğuma dönmeyi beklerim. Şimdilik yine aranızdayım.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

66

Aptal egolarınız sönünce size makina gibi mi görünüyorum?
Yediğiniz yemekten sonra bağırsaklarınızda dolaşan, kurtulmak istediğiniz bok olmadığımı biliyorum. Ikınmaya çalışıp etrafı rahatsız ettiğinizde bunu benden bilmeyin artık.
Nefretinizi aynaya bakarak söndürmeyi denemek daha mantıklı. Almak istediğinizin yarısı bile değilim.

2 Nisan 2010 Cuma

61

Mermiyi şarjörden çıkart, uzun ve soğuk boruya yerleşir o. Tetiği okşamaya başla işaret parmağınla. Pazularını yarım kiloyu kaldıracak şekilde kullan, çok zor değil. Kafatasının en ince kemiğine daya namluyu, çok basit. Kuru ve soğuk demiri hisset önce, bu senin canını acıtacak bir şey değil. Eğer görmeyi göze alabiliyorsan gözüne daya namluyu, ama açısını ayarlaman zor olur; kör olarak yaşamanın bir alemi yok. Yavaşça işaret parmağını kas. 1... 2... 3... Sonra sana her acını yaşatan şey ölecek, paramparça olacak.
Milisaliselik bir acı buna değmez mi?

9 Mart 2010 Salı

58

Seni seviyorum kalıbının bayatlaştıkça daha çok kullanılıyor olmasına aklım ermiyor. Hoş, bunu yapanlardan biri de benim.
Hayat tecrübeme dayanarak konuşmuyorum. Zira kırk yaşında bir adam gelir, yazdıklarımı bana bir güzel yedirir.
Ailemin bile beni sevdiğine inanmıyorum, güvensizlik değil bu. Ama ne zaman ebeveynlere baksam küçük tanrıcıklar görüyorum.
Beni istedikleri için mi varım? Komik. Bu karakterde olacağımı öngörselerdi acaba doğmam için kaç kere düşünürlerdi? Veya ailesini katleden biri, annesini boğarken hala annesi onu seviyor muydu? Sanmıyorum.
Aileler sadece süper egolarını tatmin etmek için çocuk yapıyorlar bana göre. Ben var olayım diye değil, onların yarattığı bir eser olayım diye bu dünyaya atıldım.
Tanrı'dan farkları yok hiçbirinin. Onlara inanmazsam cezamı çekerim. Onların lafını dinlemezsem, öğütlerini yerine getirmezsem cezamı çekerim. Onların istediği gibi olursam mükafatımı alırım.
Bana nedense çok tanıdık geliyor. Hani koşulsuz sevginiz? Koşul... İtaat... Seversen, saygı duyarsan sevilirsin.
İşte bu yüzden inançsızım aileme karşı.

7 Mart 2010 Pazar

56

Polenler burnuma kaçıyor, hava dengesiz. Yanımdaki salaklar sevgilileriyle park köşesinde yiyişiyorlar ve orgazm taklidi.
Sıcakta beynim pişiyor. Yanımdaki salaklar fotoğraf çekilip ölümsüz olabileceklerini sanıyorlar ve bununla eğleniyorlar.
Yapraklar çürüyüp yola dökülüyor, leş gibi uzanıyor. Yanımdaki salaklar uzaklara dalıp duygulanıyor ve ağlıyorlar.
Kaldırımda jilet, yolda çamur taklidi yapan sevimsiz kar var her yerde; ayakta duramıyorum. Yanımdaki salaklar birbirlerine kar atıp kıç üstü düşünüyorlar ve bunun eğlenceli olduğuna inanıyorlar.
Bunlara bakıp yorum yapıyorum, onlardan daha salak görünüyorum. Yanımdaki insanlar ise beni umursamıyorlar bile, umrumda değilim.

55



Susuyorum, çok fazla konuşamam.
Tarihi önemli değil. Bir parça antibiyotik etkisiydim, bir parça dilaltı hapı.
Konuşmadık da zaten. Beynindeki sesleri dudağıma yapıştırdı, dublaj pek kaliteli değildi ama belli bir açıdan kimse anlayamazdı foyamızı.
Duymak istedi.

-Seviyor musun?
-Evet.
-Sen kimsin?
-Gökhan.
-Nesin sen?
-Anlayamadım?

Sıkılmış gibiydi.
Adını hatırlayamadığım bir grup ismi söyledi.

-Tanıyor musun?
-Hayır. İsimlerle aram olmadı hiç, belki duys...
-Cahil!
-Ama fikirlerim var?
-Çöpe atmayı dene.

Dinlemedi. Kafasındaki ses benimle bağdaşmıyordu. Bir internet sitesi gösterdi. Şaşırmıştı, ona göre değişik bir şey vardı.

-Vay be! Şuna bak! İnanılmaz!
-Ne yazdığını anlasam en az senin kadar şaşırırdım.
-Nasıl yani?
-Pardon?
-İngilizcen yok mu?
-Hayır.
-Cahil!
-Ama fikirl...
-Götüne sok!

Suratına su fırlatılıp rüyasından uyandırılmış ben gibiydi. Sinirli, tahammülsüz.
Hatırladığım başka bir şey var mı? Bilmiyorum. İlaç saatim geldi, doktorlar kapıyı zorluyor. Doğru anahtarı bulamadılar yine.
Düşünmemi engelleyen ilaçlar, yasal uyuşturucular.
Uykular... Böyle yaşamam için miydi her şey?
Annemin sözü kulağımda şimdi.

"Seni doğurmak için 9 ay ne sıkıntılar çektim ben!"
Gerçekten doğmam için miydi uğraşınız? Zevke gelmeseydiniz tuvalette boğuluyor olacaktım, belki de sentetik pamuk karışımı sidikli bir donda son bulacaktı saniyelik hayatım.
Kauçuk kokulu bir torba içerisinde boğulmadığım için size minnet mi duymalıyım?
Gerek yok, doğru anahtar deliğe girdi.
Uyku... 12 saat kendimde olmayacağım. 12 saat daha ölü taklidi yapan bir ben.
İyi geceler... Veya her neyse.

27 Şubat 2010 Cumartesi

48

Suç veya suçlu aramak gereksiz, boşu boşuna yoruluyorum.
Yargılamamayı, düşünmeyi bırakmayı öğreniyorum sanırım zamanla. Balonum... Şiştim, söndüm, şekil değiştirdim, yakında patlayacağım. Çöplüğe gitmek zor gelmiyor şu an. Keşke burnum var olmasaydı, o zaman daha da kolay olurdu her şey.
Amerikan filmlerinde gördüğüm köprülerden geçti tren, hiçbirinde köprü yıkılmadı, sanırım kandırılıyorum. Hala istediğim kişisel kıyameti yaşayamadım.
Tren kovalayan köpek gördüm, trene bakmayan öküzler gördüm, trene bakan insanlar gördüm. Hala cep telefonunu çakma deri kılıflara koyup, üzerine nazar boncuğu yapıştıran insanlar gördüm. Kendimi neden göremiyorum?
Güzel gelen şeyler iki dakikada nasıl çirkinleşiyor kavramak çok zor. Bensin dedik, şimdi adımızı hatırlamayı bırakacağımız zamanı bekliyoruz. Lanet olsun canımı acıtıyor...
Boş halim iyiydi, teoride süperdik ama pratikte uçmadı boş balon. İyice şişirin, patlayana kadar gerilsin derim.
Bir yolculuk yaptım. Gitmek istediğim yerden uzaktayım, hayalimdeki andan çok farklı yaşadığım an. Dün yatağımdaki rüyayı bölmemeliydim. Yolları sevmiyorum.

11 Ocak 2010 Pazartesi

45

Burada işim kalmadı... Aklımda kalan tek replik.
Ucuz ve kalitesiz filmin baş kahramanı olmak canımı sıkıyor. Senaryoyu ilk gördüğümde umutlanmamış değildim, ama tam bir fiyasko. Bir de benim iğrenç oyunculuğum eklenince... Rol yapmaktan hep nefret ettim.
Kendim olmam yetecekti hesapta, buna kanmıştım aslında. Ama bütün oyuncular rol yapmaya kalkınca kendim olmayı unuttum.
Olması gerektiği gibi mi başlamıştı film, hatırlamıyorum, gala başlamadan reklamları izlerken uyuyakalmışım. Ortasında bir çığlıkla uyandım, işte ben varım perdede.
Sokağa çıkıyorum, asfalt bana gülüyor. İğrenç bir gülümseme bu, ağzı kokuyor sokağın.
Haykırıyorum. Burada işim kalmadı! Filmin salak espriler yapan karakteri yanımda, elime bir süpürge tutuşturuyor. Al sana iş, yerleri temizle!
Emir almaktan nefret ediyorum, ama yapacak daha iyi bir işim yok. Sokağın köşesinden başlıyorum.
Yerler tertemiz, siliyorum; yerler kabarıyor. Çöp kovam doldu tek süpürge darbesiyle. Kelime dolu kovamın içi. Kurduğum samimi cümleleri oluşturan kelimeler bunlar. Hepsini yere serip bakıyorum, kokudan burnum eriyor.
Çekim uzun sürdü, hala devam ediyor, devam filmi için. Ama serinin ilk filmi o kadar anlamsız ki... Senaryo fiyasko, oyunculuk berbat. Devam filmlerinin, ilk filmin kalitesiz kopyası olduğu geliyor aklıma, gözlerim doluyor.
Burada işim kalmadı.
Anlıyorum bunu, henüz final sahnesi gelmeden yerimden fırlayıp makina odasını ateşe vermek geliyor içimden.
Kelimeleri okuyorum. Yorgunum; lanet çöplük geçmişimi hatırlatıyor bana. Kenardaki mazgal ağlıyor, onun haline canım yanıyor. Ağlamak istiyorum ama gözlerim yok yerinde. Bileklerimi kesiyorum, vücudum ağlıyor mazgalla beraber.
Birkaç yan karakter geliyor yanıma, basit replikler sıralanıyor. Hepsiyle bir macera yaşıyorum. Onlarlayken bileklerim ağlamayı kesiyor.
Burada, sizinle işim kalmadı!
Belki de en güzel replik budur, hafızamdan çıkıvermiş, hafızamı kemirdi yan karakterler. Filmi geriye sarıyorum beynimde. Mazgaldan çıkan farelerle çekilmiş bir filmde oynadığım geliyor aklıma. Hiçbiri rol yapamıyor, lanet fareler.
Oskar ya da herhangi bir ödül beklentim yok artık. Küfür yemezsem, suratıma bakıp iğrenç sarı dişlerinin arasından salyalarını akıtmazlarsa kendimi başarılı sayacağım.
Film bitti. Alkış zaten beklememiştim, ama herhangi bir ayak sesi bile duymadım. Etrafıma bakıyorum, benden başka kimse yok. Kendim çektim, kendim oynadım, kendime oynadım; gülüyorum anlamsızca. Çıkıyorum salondan, cep telefonuyla bile fotoğraflayan yok beni. Gidiyorum soğuk odama, devam filmini bitirmeye.
Geçen yıllardan bir aktör geliyor aklıma. Sabah yataktan kalkmazsam onun gibi aynı gün içinde farkedilmeyeceğim biliyorum. Kokudan rahatsız olan komşular beni şikayet edecek büyük bir ihtimalle, olsun.
O aktör gibi, beynimi çıkartıp yaksam, sonunda kemik yığını olsam... Neden olmasın; belki bu sefer oskar alırım!

7 Ocak 2010 Perşembe

44

Düşüncelerime tepki gösterenleri anlamaya çalışıyorum, en azından. Ama bunu bir türlü başaramıyorum. Aslında onlardan eksiğim yok fazlam var.
Sizin kadar egoistim ama sizin gibi değilim, dürüstüm; kendime karşı. Ya siz?

29 Aralık 2009 Salı

39

Dinliyorum.
Konuşmayı sevmiyor, dinliyorum. Beynimi sakince parçalayan müziği, bazen tonlarca mermer ağırlığındaki düşüncelerimi.
Oturuyorum zihnimdeki sandalyede, karşımda Gökhan. Susuyor, aksime hiç gülmüyor. Oysa ben ota boka gülerim ve Gökhan'ın bu sessizliği canımı sıkıyor. Beynimin odası kitap sarısı, kokusu rutubet. Tek sandalyeden başka oturacak yer yok, sormadım bile ona; ben oturdum. Zaten Gökhan oturmayı da sevmez, şu an ben rahat olduğum için rahatsız oluyor biliyorum, ötesi yok.
Ezelden beri sevemedik birbirimizi. Ne Gökhan benden haz eder, ne ben O öldüğünde üzülürüm. Belki de ikimizin tek ortak noktası can sıkıcı olmamız.
Soğuk havayı sevmiyorum, buz gibi şu an beynim. Bunun sebebi O, kendimi suçlamak hoşuma gitmiyor; suskunluğu iliklerimi donduruyor. Tek başıma kalmayı sevseydim Gökhan'a ihtiyacım olmazdı. Yılan oldu, su çekilmiyor bir türlü, ciğerlerim tuzlu suyla kurumasın diye içimi Gökhan'la kurutmayı yeğledim.
Bir sigara aldım dudaklarıma, çakmağı Gökhan yaktı şeytan gibi gülerken. Benden kurtulmayı, en az ondan kurtulmam kadar istiyor. Sigarayı sevmez O, kendinden başka kimseyi sevdiğine şahit olmadım. Bir kere bile konuşmadı, hareketleriyle etkiliyor beni.
Odanın köşesinde bir çatlak, fareler doluşmuş çatlaktan taşan beynimi kemiriyorlar. Asabiyetimin sebebi bu küçük sıçanlar -Gökhan'ın cebinde bir kalıp peynir!
Çatlaktan dumanlar çıkıyor, damarlarımdan nikotin akıyor. Yorulduğumu hissettiğimde Gökhan cebinden güneşi çıkartıyor. Akşam olsun istiyorum, evime gideyim, kurtulayım buradan. Oda buğulanıyor, değişiyor. Gözümü kırpıyorum, çöldeyim.
Donuyorum burada, güneş her yerimi kavururken parmaklarımın donduğunu hissediyorum, arkamda Gökhan hala gülüyor. Susadım, hiç olmadığı kadar. Vücudumun buruştuğunu hissediyorum.
Kar yağıyor, güneşi gölgeliyor. Gökhan hala gülüyor, suratı asılır sandım ama o aksine daha çok gülüyor; iğrenç bir canavara dönüştü. Kar tanelerini tutuyorum avuçlarımda, ağzıma atıyorum... Tuz bu! Tüküremeyecek kadar tükendiğimi hissediyorum, tüm okyanusun tuzu ağzımda, Gökhan'ın cebi ıslak. Ağız dolusu küfrediyorum, kahkaha atıyor Gökhan.
Sürünüyorum, dizlerim eklem yerlerinden ayrılıyor; beynimden çıkacak bir yer arıyorum ve o an hücrede buluyorum kendimi. Gökhan'ın gözlerinden başka bir şey yok burada, bırakmıyor peşimi. Kapının altından bir ışık, yemek geliyor önüme. Kabın içinde bir hareket, Gökhan yine neşeli. Böcekler var tabağın içinde, kusuyorum. Bu sefer yere değil, Gökhan'ın suratına. Sinirlendi, sustu, deli gibi davranmaktan vazgeçti. Rahatlattı bu biraz beni. Uyumalıyım, kapattım gözümü. Yarın'ı düşünüyorum, bir yıl geçiyor, Gökhan'ın elinde Dünya.
Güzel şeyleri aklıma getirmeye çalıştıkça Gökhan buna engel oluyor. Gökhan, kendisini düşünmemi istiyor, acı çektiğimi izlemek istiyor.
Gökhan sinir bozucu, sıkıcı, başkaları mutlu olduğunda kusuyor, rahatsız oluyor. Yenildim, avuçlarında beynim var görüyorum.
Yalnızlığımı geri istiyorum şimdi, Gökhan olmasa nasıl olurdu diyorum. Yavaşça gülümsemesinin eridiğini farkediyorum. Hayatını değiştirmeyi bilmiyor, Gökhan lanet bir herif, aksini gösteremediği için rahatsız oluyor, yavaşça tükeniyor. Tek zaafı kendisi, belki de hep o zayıftı, beni kullandı!
Gökhan olmasa nasıl olurdu diye düşünüyorum, kitap sarısı odaya geri dönüyoruz. Gökhan'ın ceketi yırtılmış. Gökhan yokken yanımda kim olur diye düşünüyorum, tek başıma da eğlenebilirim diyorum; Gökhan'ın ceketi parçalanıyor, fareler birbirlerini kemirmeye başlıyor. Hepsi teker teker ölürken Gökhan çıplak kalıyor. Şimdi sinir bozucu değil, bir zavallı Gökhan. Mutluluğu düşünüyorum, avucuma su akıyor.
Gökhan olmasa diyorum O ağlarken. Tavanda asılı bir ip, tam altında iskemle. Gökhan yok olsun diyorum. Yattığı yerden kayboluyor Gökhan. Şimdi iskemlenin üstünde, boynunda bir ip ağlıyor.
Ayağım iskemlenin ayağında. O'nun bu halini biraz daha izliyorum, kendimi Gökhan'ın gözlerinde görebiliyorum. Yer değiştirdik, yerin dibinde Gökhan; tepeden bakıyorum ona.
Ağlıyor, hıçkırıyor. İlk ve son kez sesini duyuyorum:
- Seni seviyorum!
- Peki bu bilgi gerçek hayatta ne işime yarıyor?