Arama
7 Kasım 2011 Pazartesi
82
20 Mart 2011 Pazar
79
Bakire olmayan kızların yüzde sekseni tecavüze uğramıştır, yüzde on beşinin kızlık zarı yoktur veya esnektir.
Biri acılar içinde kıvranırken; o kişiyi gördüğünde susup, öldüğünü haber aldığında ağlayan insanlar o kişiyi sevdiklerini iddia edebiliyorlar.
Halkının refahı için durmadan konuşup, genç nüsufu savaşa, ölüme gönderen hükümetler var.
Çocuk sevdiğini iddia edip ikinci çocuktan sonra korunmaktan veya kürtaj yaptırmaktan çekinmeyen, yine de seks yapmaya devam eden insanlar var.
Yalan söyleyen insanlardan nefret ettiği yalanını söylerken kendini sevmeye devam eden insanlar var.
Keşke bir şans tanısaydınız hayatıma, hayatınıza.
16 Aralık 2010 Perşembe
77
12 Aralık 2010 Pazar
76
"Gözlerimi yeterince açık tutarsam, gözlerim yaşarır mı?"
14 Kasım 2010 Pazar
75
10 Kasım 2010 Çarşamba
74
13 Ekim 2010 Çarşamba
73
Sokağa çıktığımda sicilim her ne kadar temiz olsa da polislerin suratına bakamıyorum. Onlar bilmese de hırsız olduğum gerçeği beni hep rahatsız ediyor.
Hayır, yanlış anlaşılmaktan korkmuyorum ama okuduğunuz yazıyı yalan yanlış algılamanıza izin verip beyninizi işgal edecek değilim.
Yaşadığım eğerti hayatın bana ne kadar saçma geldiğini bilemezsiniz. Benim gibi, yaşadıklarının farkında olan kaç kişisiniz onu da bilmiyorum. İthamlarla dolu olmayacak anlattıklarım. Kimseyi de dürtmeyeceğim.
Okuduğum kitaplardan bilgiler çalıyorum, evet bu benim. Arkadaşlarımdan, beraber olduğum insanlardan lakaplar çalıyorum. Ailemden zamanlarını çalıyorum. Adımı bile onlardan çaldım zaten.
Duyduğum güzel cümleleri çalıyorum. Giyim tarzımı izlediğim filmlerden, müzik zevkimi etrafımdaki insanlardan çalıyorum. Düşüncelerimi yorumculardan, yazarlardan, senaristlerden, filozoflardan çalıyorum.
Doğrularımı çalıyorum. Yapabildiğim bu. Otobiyografi yazmaya çalıştığımda sadece boş kağıt sunabiliyorum insanlara. Yaşımı takvimlerden çalıyorum. Doğum yerimi hastahanelerden, kütüğümü babamdan. Kağıdı doldurabilecek tek doğrum yok.
Dünyanın bir numaralı hırsızı karşınızda, ona merhaba deyin!
Benlik diye bocaladığım zamanlara gidiyor aklım. Benliğimi bulmak için bile okuduklarımı çaldı beynim.
Ne kadar çalışsam da, çabalasam da gün sonunda yapabildiğim tek şey yirmi dört saat çalmak zamandan. Hayatın akışına bile çomak sokuyorum.
İsteyen söylediklerime hak vermeyebilir. Derdim siz değilsiniz, benim. Beynimde dolaşan her şey hırsızlık ürünü.
Bir marketten bir şeyler alabilirim. Gidip başka marketten birkaç şey daha aldıktan sonra kimsenin aklına gelmeyen çok lezzetli ve daha önce denenmemiş bir yemek yapabilirim. Ama bu yemeği de çalmış olacağım, ekmek çalmaktan farkı yok.
Ham madde olmadıktan sonra yaptığım hiçbir şeyin önemi yok aslında bu hayatta.
Kendimi bulmalıyım. Habil veya Kabil olmak önemli değil, Adem olmalıyım!
8 Ekim 2010 Cuma
72
13 Eylül 2010 Pazartesi
71
9 Temmuz 2010 Cuma
70
Çocukken hep şarabın tadı vişne suyu gibi olur diye düşünürdüm. Rengi benziyor diye tadı da ona benzer bir şey olacak sanıyordum. Çocukken salaktım zaten, çabuk kanardım her şeye. Ağustos ayında kırmızı kar yağdığı zaman istediğim hediyelerin alınacağı söylenmişti, o karın yağmasını bekledim hep. Şimdi soğuması için buzluğa koyduğum şarap şişesi patladı. Kırmızı karı gördüm ama bu sefer de ay farkıyla kaybettim.
21 Mayıs 2010 Cuma
67
Beni ben yapan tek gün pazar günü.
Nedense her pazar çocukluğuma geçiş yaşıyorum.
Parlament sinema gecesini izlemek isterdim hep ama geç saatte yayınlandığı için bir türlü izleyemezdim. Bizimkiler izlenirdi maaile, cıvık afedersin.
Sonra illa haftaya temiz başlama psikolojisiyle annem tarafından çıplak bırakılırdım. Kafam yanardı, maşrapayı yerdim kafama. Gözüme şampuan kaçar ağlardım, bir maşrapa darbesi daha... Banyo biter, kömür sobası önünde üstümde bir bornoz, pipim önden çıkar göbek şişmiş ısınmaya çalışırdım, annem alalacele kurutur giydirirdi beni.
Asla yapmam gereken pazartesi ödevleri hazır değildi. Üstünde ayı veya tavşan deseni olan, pamuklu ve genellikle gri renkli pijamayı giyip yatağa girerdim.
İzleyemezdim parlament sinema gecesini ama uyumazdım da. Televizyonda duyduğum seslerden kafamda senaryo yazıp çevirirdim filmi, yetinirdim. Sonra nasıl olduğunu anlamadan sızardım işte.
...
Sonra pazartesi olur, 6 gün sonra yine çocukluğuma dönmeyi beklerim. Şimdilik yine aranızdayım.
15 Mayıs 2010 Cumartesi
66
Aptal egolarınız sönünce size makina gibi mi görünüyorum?
Yediğiniz yemekten sonra bağırsaklarınızda dolaşan, kurtulmak istediğiniz bok olmadığımı biliyorum. Ikınmaya çalışıp etrafı rahatsız ettiğinizde bunu benden bilmeyin artık.
Nefretinizi aynaya bakarak söndürmeyi denemek daha mantıklı. Almak istediğinizin yarısı bile değilim.
2 Nisan 2010 Cuma
61
Milisaliselik bir acı buna değmez mi?
9 Mart 2010 Salı
58
Hayat tecrübeme dayanarak konuşmuyorum. Zira kırk yaşında bir adam gelir, yazdıklarımı bana bir güzel yedirir.
Ailemin bile beni sevdiğine inanmıyorum, güvensizlik değil bu. Ama ne zaman ebeveynlere baksam küçük tanrıcıklar görüyorum.
Beni istedikleri için mi varım? Komik. Bu karakterde olacağımı öngörselerdi acaba doğmam için kaç kere düşünürlerdi? Veya ailesini katleden biri, annesini boğarken hala annesi onu seviyor muydu? Sanmıyorum.
Aileler sadece süper egolarını tatmin etmek için çocuk yapıyorlar bana göre. Ben var olayım diye değil, onların yarattığı bir eser olayım diye bu dünyaya atıldım.
Tanrı'dan farkları yok hiçbirinin. Onlara inanmazsam cezamı çekerim. Onların lafını dinlemezsem, öğütlerini yerine getirmezsem cezamı çekerim. Onların istediği gibi olursam mükafatımı alırım.
Bana nedense çok tanıdık geliyor. Hani koşulsuz sevginiz? Koşul... İtaat... Seversen, saygı duyarsan sevilirsin.
İşte bu yüzden inançsızım aileme karşı.
7 Mart 2010 Pazar
56
Sıcakta beynim pişiyor. Yanımdaki salaklar fotoğraf çekilip ölümsüz olabileceklerini sanıyorlar ve bununla eğleniyorlar.
Yapraklar çürüyüp yola dökülüyor, leş gibi uzanıyor. Yanımdaki salaklar uzaklara dalıp duygulanıyor ve ağlıyorlar.
Kaldırımda jilet, yolda çamur taklidi yapan sevimsiz kar var her yerde; ayakta duramıyorum. Yanımdaki salaklar birbirlerine kar atıp kıç üstü düşünüyorlar ve bunun eğlenceli olduğuna inanıyorlar.
Bunlara bakıp yorum yapıyorum, onlardan daha salak görünüyorum. Yanımdaki insanlar ise beni umursamıyorlar bile, umrumda değilim.
55
Susuyorum, çok fazla konuşamam.
Tarihi önemli değil. Bir parça antibiyotik etkisiydim, bir parça dilaltı hapı.
Konuşmadık da zaten. Beynindeki sesleri dudağıma yapıştırdı, dublaj pek kaliteli değildi ama belli bir açıdan kimse anlayamazdı foyamızı.
Duymak istedi.
-Seviyor musun?
-Evet.
-Sen kimsin?
-Gökhan.
-Nesin sen?
-Anlayamadım?
Sıkılmış gibiydi.
Adını hatırlayamadığım bir grup ismi söyledi.
-Tanıyor musun?
-Hayır. İsimlerle aram olmadı hiç, belki duys...
-Cahil!
-Ama fikirlerim var?
-Çöpe atmayı dene.
Dinlemedi. Kafasındaki ses benimle bağdaşmıyordu. Bir internet sitesi gösterdi. Şaşırmıştı, ona göre değişik bir şey vardı.
-Vay be! Şuna bak! İnanılmaz!
-Ne yazdığını anlasam en az senin kadar şaşırırdım.
-Nasıl yani?
-Pardon?
-İngilizcen yok mu?
-Hayır.
-Cahil!
-Ama fikirl...
-Götüne sok!
Suratına su fırlatılıp rüyasından uyandırılmış ben gibiydi. Sinirli, tahammülsüz.
Hatırladığım başka bir şey var mı? Bilmiyorum. İlaç saatim geldi, doktorlar kapıyı zorluyor. Doğru anahtarı bulamadılar yine.
Düşünmemi engelleyen ilaçlar, yasal uyuşturucular.
Uykular... Böyle yaşamam için miydi her şey?
Annemin sözü kulağımda şimdi.
"Seni doğurmak için 9 ay ne sıkıntılar çektim ben!"Gerçekten doğmam için miydi uğraşınız? Zevke gelmeseydiniz tuvalette boğuluyor olacaktım, belki de sentetik pamuk karışımı sidikli bir donda son bulacaktı saniyelik hayatım.
Kauçuk kokulu bir torba içerisinde boğulmadığım için size minnet mi duymalıyım?
Gerek yok, doğru anahtar deliğe girdi.
Uyku... 12 saat kendimde olmayacağım. 12 saat daha ölü taklidi yapan bir ben.
İyi geceler... Veya her neyse.
27 Şubat 2010 Cumartesi
48
Yargılamamayı, düşünmeyi bırakmayı öğreniyorum sanırım zamanla. Balonum... Şiştim, söndüm, şekil değiştirdim, yakında patlayacağım. Çöplüğe gitmek zor gelmiyor şu an. Keşke burnum var olmasaydı, o zaman daha da kolay olurdu her şey.
Amerikan filmlerinde gördüğüm köprülerden geçti tren, hiçbirinde köprü yıkılmadı, sanırım kandırılıyorum. Hala istediğim kişisel kıyameti yaşayamadım.
Tren kovalayan köpek gördüm, trene bakmayan öküzler gördüm, trene bakan insanlar gördüm. Hala cep telefonunu çakma deri kılıflara koyup, üzerine nazar boncuğu yapıştıran insanlar gördüm. Kendimi neden göremiyorum?
Güzel gelen şeyler iki dakikada nasıl çirkinleşiyor kavramak çok zor. Bensin dedik, şimdi adımızı hatırlamayı bırakacağımız zamanı bekliyoruz. Lanet olsun canımı acıtıyor...
Boş halim iyiydi, teoride süperdik ama pratikte uçmadı boş balon. İyice şişirin, patlayana kadar gerilsin derim.
Bir yolculuk yaptım. Gitmek istediğim yerden uzaktayım, hayalimdeki andan çok farklı yaşadığım an. Dün yatağımdaki rüyayı bölmemeliydim. Yolları sevmiyorum.
11 Ocak 2010 Pazartesi
45
Ucuz ve kalitesiz filmin baş kahramanı olmak canımı sıkıyor. Senaryoyu ilk gördüğümde umutlanmamış değildim, ama tam bir fiyasko. Bir de benim iğrenç oyunculuğum eklenince... Rol yapmaktan hep nefret ettim.
Kendim olmam yetecekti hesapta, buna kanmıştım aslında. Ama bütün oyuncular rol yapmaya kalkınca kendim olmayı unuttum.
Olması gerektiği gibi mi başlamıştı film, hatırlamıyorum, gala başlamadan reklamları izlerken uyuyakalmışım. Ortasında bir çığlıkla uyandım, işte ben varım perdede.
Sokağa çıkıyorum, asfalt bana gülüyor. İğrenç bir gülümseme bu, ağzı kokuyor sokağın.
Haykırıyorum. Burada işim kalmadı! Filmin salak espriler yapan karakteri yanımda, elime bir süpürge tutuşturuyor. Al sana iş, yerleri temizle!
Emir almaktan nefret ediyorum, ama yapacak daha iyi bir işim yok. Sokağın köşesinden başlıyorum.
Yerler tertemiz, siliyorum; yerler kabarıyor. Çöp kovam doldu tek süpürge darbesiyle. Kelime dolu kovamın içi. Kurduğum samimi cümleleri oluşturan kelimeler bunlar. Hepsini yere serip bakıyorum, kokudan burnum eriyor.
Çekim uzun sürdü, hala devam ediyor, devam filmi için. Ama serinin ilk filmi o kadar anlamsız ki... Senaryo fiyasko, oyunculuk berbat. Devam filmlerinin, ilk filmin kalitesiz kopyası olduğu geliyor aklıma, gözlerim doluyor.
Burada işim kalmadı.
Anlıyorum bunu, henüz final sahnesi gelmeden yerimden fırlayıp makina odasını ateşe vermek geliyor içimden.
Kelimeleri okuyorum. Yorgunum; lanet çöplük geçmişimi hatırlatıyor bana. Kenardaki mazgal ağlıyor, onun haline canım yanıyor. Ağlamak istiyorum ama gözlerim yok yerinde. Bileklerimi kesiyorum, vücudum ağlıyor mazgalla beraber.
Birkaç yan karakter geliyor yanıma, basit replikler sıralanıyor. Hepsiyle bir macera yaşıyorum. Onlarlayken bileklerim ağlamayı kesiyor.
Burada, sizinle işim kalmadı!
Belki de en güzel replik budur, hafızamdan çıkıvermiş, hafızamı kemirdi yan karakterler. Filmi geriye sarıyorum beynimde. Mazgaldan çıkan farelerle çekilmiş bir filmde oynadığım geliyor aklıma. Hiçbiri rol yapamıyor, lanet fareler.
Oskar ya da herhangi bir ödül beklentim yok artık. Küfür yemezsem, suratıma bakıp iğrenç sarı dişlerinin arasından salyalarını akıtmazlarsa kendimi başarılı sayacağım.
Film bitti. Alkış zaten beklememiştim, ama herhangi bir ayak sesi bile duymadım. Etrafıma bakıyorum, benden başka kimse yok. Kendim çektim, kendim oynadım, kendime oynadım; gülüyorum anlamsızca. Çıkıyorum salondan, cep telefonuyla bile fotoğraflayan yok beni. Gidiyorum soğuk odama, devam filmini bitirmeye.
Geçen yıllardan bir aktör geliyor aklıma. Sabah yataktan kalkmazsam onun gibi aynı gün içinde farkedilmeyeceğim biliyorum. Kokudan rahatsız olan komşular beni şikayet edecek büyük bir ihtimalle, olsun.
O aktör gibi, beynimi çıkartıp yaksam, sonunda kemik yığını olsam... Neden olmasın; belki bu sefer oskar alırım!
7 Ocak 2010 Perşembe
44
Sizin kadar egoistim ama sizin gibi değilim, dürüstüm; kendime karşı. Ya siz?
29 Aralık 2009 Salı
39
Konuşmayı sevmiyor, dinliyorum. Beynimi sakince parçalayan müziği, bazen tonlarca mermer ağırlığındaki düşüncelerimi.
Oturuyorum zihnimdeki sandalyede, karşımda Gökhan. Susuyor, aksime hiç gülmüyor. Oysa ben ota boka gülerim ve Gökhan'ın bu sessizliği canımı sıkıyor. Beynimin odası kitap sarısı, kokusu rutubet. Tek sandalyeden başka oturacak yer yok, sormadım bile ona; ben oturdum. Zaten Gökhan oturmayı da sevmez, şu an ben rahat olduğum için rahatsız oluyor biliyorum, ötesi yok.
Ezelden beri sevemedik birbirimizi. Ne Gökhan benden haz eder, ne ben O öldüğünde üzülürüm. Belki de ikimizin tek ortak noktası can sıkıcı olmamız.
Soğuk havayı sevmiyorum, buz gibi şu an beynim. Bunun sebebi O, kendimi suçlamak hoşuma gitmiyor; suskunluğu iliklerimi donduruyor. Tek başıma kalmayı sevseydim Gökhan'a ihtiyacım olmazdı. Yılan oldu, su çekilmiyor bir türlü, ciğerlerim tuzlu suyla kurumasın diye içimi Gökhan'la kurutmayı yeğledim.
Bir sigara aldım dudaklarıma, çakmağı Gökhan yaktı şeytan gibi gülerken. Benden kurtulmayı, en az ondan kurtulmam kadar istiyor. Sigarayı sevmez O, kendinden başka kimseyi sevdiğine şahit olmadım. Bir kere bile konuşmadı, hareketleriyle etkiliyor beni.
Odanın köşesinde bir çatlak, fareler doluşmuş çatlaktan taşan beynimi kemiriyorlar. Asabiyetimin sebebi bu küçük sıçanlar -Gökhan'ın cebinde bir kalıp peynir!
Çatlaktan dumanlar çıkıyor, damarlarımdan nikotin akıyor. Yorulduğumu hissettiğimde Gökhan cebinden güneşi çıkartıyor. Akşam olsun istiyorum, evime gideyim, kurtulayım buradan. Oda buğulanıyor, değişiyor. Gözümü kırpıyorum, çöldeyim.
Donuyorum burada, güneş her yerimi kavururken parmaklarımın donduğunu hissediyorum, arkamda Gökhan hala gülüyor. Susadım, hiç olmadığı kadar. Vücudumun buruştuğunu hissediyorum.
Kar yağıyor, güneşi gölgeliyor. Gökhan hala gülüyor, suratı asılır sandım ama o aksine daha çok gülüyor; iğrenç bir canavara dönüştü. Kar tanelerini tutuyorum avuçlarımda, ağzıma atıyorum... Tuz bu! Tüküremeyecek kadar tükendiğimi hissediyorum, tüm okyanusun tuzu ağzımda, Gökhan'ın cebi ıslak. Ağız dolusu küfrediyorum, kahkaha atıyor Gökhan.
Sürünüyorum, dizlerim eklem yerlerinden ayrılıyor; beynimden çıkacak bir yer arıyorum ve o an hücrede buluyorum kendimi. Gökhan'ın gözlerinden başka bir şey yok burada, bırakmıyor peşimi. Kapının altından bir ışık, yemek geliyor önüme. Kabın içinde bir hareket, Gökhan yine neşeli. Böcekler var tabağın içinde, kusuyorum. Bu sefer yere değil, Gökhan'ın suratına. Sinirlendi, sustu, deli gibi davranmaktan vazgeçti. Rahatlattı bu biraz beni. Uyumalıyım, kapattım gözümü. Yarın'ı düşünüyorum, bir yıl geçiyor, Gökhan'ın elinde Dünya.
Güzel şeyleri aklıma getirmeye çalıştıkça Gökhan buna engel oluyor. Gökhan, kendisini düşünmemi istiyor, acı çektiğimi izlemek istiyor.
Gökhan sinir bozucu, sıkıcı, başkaları mutlu olduğunda kusuyor, rahatsız oluyor. Yenildim, avuçlarında beynim var görüyorum.
Yalnızlığımı geri istiyorum şimdi, Gökhan olmasa nasıl olurdu diyorum. Yavaşça gülümsemesinin eridiğini farkediyorum. Hayatını değiştirmeyi bilmiyor, Gökhan lanet bir herif, aksini gösteremediği için rahatsız oluyor, yavaşça tükeniyor. Tek zaafı kendisi, belki de hep o zayıftı, beni kullandı!
Gökhan olmasa nasıl olurdu diye düşünüyorum, kitap sarısı odaya geri dönüyoruz. Gökhan'ın ceketi yırtılmış. Gökhan yokken yanımda kim olur diye düşünüyorum, tek başıma da eğlenebilirim diyorum; Gökhan'ın ceketi parçalanıyor, fareler birbirlerini kemirmeye başlıyor. Hepsi teker teker ölürken Gökhan çıplak kalıyor. Şimdi sinir bozucu değil, bir zavallı Gökhan. Mutluluğu düşünüyorum, avucuma su akıyor.
Gökhan olmasa diyorum O ağlarken. Tavanda asılı bir ip, tam altında iskemle. Gökhan yok olsun diyorum. Yattığı yerden kayboluyor Gökhan. Şimdi iskemlenin üstünde, boynunda bir ip ağlıyor.
Ayağım iskemlenin ayağında. O'nun bu halini biraz daha izliyorum, kendimi Gökhan'ın gözlerinde görebiliyorum. Yer değiştirdik, yerin dibinde Gökhan; tepeden bakıyorum ona.
Ağlıyor, hıçkırıyor. İlk ve son kez sesini duyuyorum:
- Seni seviyorum!
- Peki bu bilgi gerçek hayatta ne işime yarıyor?